Haiti, nasıl bu hale geldi?

RadyoSol Yorum Yapılmamış »


Haiti’de meydana gelen depremi Fidel Castro, “bu ülke nasıl bu hale geldi” temalı yazısı ile değerlendirdi.

FİDEL CASTRO;

İki gün önce, Küba saatiyle sabaha karşı altıda, televizyon kanalları Port-au-Prince’i ciddi bir şekilde sarsan şiddetli depremi (Richter ölçeğiyle 7.3 büyüklüğünde) vermeye başladılar. Bu sismik fenomen, nüfusun yüzde 80′inin kerpiç ve çamurdan yapılmış evlerde oturduğu Haiti başkentinin 15 kilometre uzaklığında denizdeki bir faydan kaynaklanıyordu.

Haberler saatlerce hiç aralıksız devam etti. Herhangi bir görüntü olmasa da birçok kamu binasının, hastanelerin, okulların ve sağlam bir şekilde inşa edilmiş birçok binanın yıkıldığı bildirildi. 7.3 şiddetinde bir depremin, 400 bin ton TNT patladığında yayılan enerjiye denk olduğunu okudum.

Trajik tarifler dilden dile aktarılıyordu. Sokakta yaralı insanlar tıbbi yardım için ağlıyordu, etrafları yakınlarının gömülü olduğu göçüklerle sarılıydı. Ne var ki birkaç saat boyunca hiç kimse hiçbir görüntü yayınlayamadı.

Haberleri hepimiz şaşkınlıkla karşıladık. Çoğumuz Haiti’de gerçekleşen fırtınaları ve ciddi sel baskınlarını zaman zaman duymuştuk, ancak hiçbirimiz bu komşu ülkenin büyük bir deprem riskinde olduğundan haberdar değildik. Bu olaydan sonra ortaya çıktı ki, bundan 200 yıl önce büyük bir deprem o zamanlar birkaç bin kişinin yaşadığı bu şehri benzer bir şekilde etkilemişti.

Gece yarısı olduğunda kurbanların tahmini sayısı hâlâ açıklanmamıştı. Yüksek rütbeli Birleşmiş Milletler yetkilileri ve birkaç hükümet görevlisi yardım için acil durum ekipleri göndereceklerini açıkladılar. MINUSTAH (Haiti Birleşmiş İstikrar Görevi) orduları bölgede konuşlanmış olduğundan, bazı savunma bakanları personelden olası kayıpların olabileceğini konuşuyordu.

Çarşamba sabahından itibaren çok büyük kayıplar olduğuna dair üzücü haberler gelmeye başladı. BM gibi kurumlar bile ülkedeki bazı binalarının yıkıldığını bildirdi.

Saatler boyunca bu komşu ulusun durumuyla ilgili git gide daha travmatik haberler gelmeye devam etti. Ölen kurbanların sayısının çeşitli kaynaklara göre 30 bin ile 100 bin arasında değiştiği söylendi. Bu felaketin dünya çapında yaygın bir şekilde yayınlandığına şüphe yok ve birçok devlet harekete geçti ve yardım etmek için çaba sarf ediyor.

Bu trajedi çok fazla insanı harekete geçirdi. Ama belki de çok azı durup da Haiti’nin neden bu kadar fakir bir ülke olduğunu düşündü. Neden nüfusun yüzde 50’si yurtdışından aile fertlerinin gönderdiği para havalelerine bağımlı yaşıyor? Niçin Haiti’yi şimdiki duruma ve bu büyük acıya sürükleyen gerçekler incelenmiyor?

Bu hikayenin en merak uyandıran yönü, Haiti’nin Avrupa tarafından köleleştirilen 400 bin Afrikalının, şeker ve kahve ekimindeki 30 bin köle sahibine karşı ayaklandığı, dolayısıyla bulunduğumuz yarımkürenin ilk büyük sosyal devrimini gerçekleştiren ilk ülke olduğundan hiç kimsenin bahsetmemesi. Burada yenilemez bir şöhretin sayfaları yazıldı. Napolyon’un en yüksek rütbeli generali burada yenilgiye uğratıldı. Haiti, sömürgecilik ve emperyalizmin, insan kaynaklarının bir yüzyıldan fazladır en zor işlerde çalıştırılmasının, askeri darbelerin ve doğal kaynaklarının tüketilmesinin, somut ürünü.

Gezegenin sakinlerinin büyük çoğunluğunun sömürülmesinin ve talan edilmesinin sürdüğü bu dünyada, Haiti çağımızın kepazeliği olmasaydı eğer, bu tarihi gerçekliğin gözden kaçırılması bu kadar ciddi olmayacaktı.

Latin Amerika, Afrika ve Asya’dan milyonlarca insan, Haiti vakasındaki kadar olmasa da benzer yokluklar çekiyor.

Buradaki gibi durumlar dünyanın hiçbir yerinde olmamalı, ancak dayatılan adaletsiz uluslararası ekonomik ve siyasi düzenden dolayı dünyada on binlerce şehir ve kasabada benzer ve ya daha kötü koşullar var. Dünya nüfusu sadece doğal felaketlerden dolayı (Haiti’de olduğu gibi) tehlike altında değil. Bu doğal felaketler, iklim değişikliği sonucunda gezegende neler olabileceğinin bir göstergesi, bu da Kopenhag’daki aldatmacanın konusuydu.

Haiti’deki felaketten dolayı yurttaşlarını ve çalışanlarını kaybeden bütün ülkeler ve kurumlara sadece şunu söylemek doğru olur: hiç şüphemiz yok ki insanların hayatını kurtarmak ve uzun süredir acı çeken bu toplumun acısını hafifletmek için en büyük çaba gösterilecektir. Haiti’de uygulanan politikayı kabul etmesek de, onları gerçekleşen bu doğal felaketten dolayı suçlayamayız.

Ama şunu ifade etmeliyim ki şimdi bu kardeş ulusun sorunlarına gerçek ve kalıcı çözümler üretmenin tam zamanıdır.

Sağlık hizmetleri ve diğer konularda Küba, Haiti halkıyla senelerdir işbirliği yapıyor. 400′e yakın doktor ve sağlık görevlisi Haitililere ücretsiz hizmet sunuyor. Doktorlarımız ülkenin 337′i topluluğundan 227’sine her gün hizmet veriyor. Diğer taraftan, en az 400 Haitili genç ülkemizde tıp eğitimi görüyor ve bu gençler dün Haiti’ye giden takviye ekipleriyle kritik durumdaki yaralıları iyileştirmek için çalışacaklar. Yani, özel bir çaba harcanmadan 1000′den fazla doktor ve sağlık uzmanı bir anda seferber edilebiliyor ve hepsi de Haiti halkına yardım etmek isteyen diğer devletlerle işbirliği yapmaya hazır.

Bunun dışında da önemli sayıda Haitili genç şu anda Küba’da tıp okuyor.

Biz Haiti halkıyla diğer alanlarda da elimizden geldiğince dayanışıyoruz. Politika ve fikirler alanında birbirine zıt olarak tanımlanan ulusların, -Haiti’deki gibi- insanların acı çektiği trajedileri sonlandırmak için işbirliği yapmasından daha değerli bir dayanışma biçimi yoktur.

Sağlık ekibimi şefimiz, dün Port-au-Prince’e vardıktan birkaç saat sonra “durumun çok zor olduğunu, ancak şimdiden hayat kurtarmaya başladıklarını” rapor etti.

O gece geç saatlerde, Kübalı doktorların ve ELAM’ın Haiti asıllı mezunlarının ülkenin her yerine dağıldıklarını öğrendik. Şimdiden Port-au-Prince’de binin üzerinde hasta baktılar, yıkılmayan hastane binalarında ameliyatlar yapıyorlar, gerekli yerlere seyyar hastaneler kullanıyorlar.

Kübalı doktorların ve Küba’da eğitim görmüş genç Haitili doktorların Haiti’deki kardeşlerimize hizmet sunarak gösterilen işbirliğinden gurur duyuyoruz.

* Eski Küba Devlet Başkanı Fidel Castro’nun 13 Ocak tarihli yazısının İngilizcesi Znet’te yayımlanan metnini, Çiçek Tahaoğlu bianet için Türkçeleştirdi.

LİNÇ KÜLTÜRÜ FAŞİZMDİR!

RadyoSol Yorum Yapılmamış »


Bildiğimiz gibi günlerdir,  Edirne’ye alınmayan halk cepheliler, dün polis takibini kırarak Edirne’ye girip, basın açıklaması yapmak istemişlerdi.

Bu duruma izin vermek istemeyen yaklaşık 200 kişilik bir grup tarafından linç edilmek istenmişlerdi.Linç kültürünü uzun süredir meşrulaştırmak isteyen “bazı” çevreler tarafından kullanılan bu gurüh, halk cephesi üyelerine insanlık onuruna yakışmayacak bir şekilde saldırmış, kadın devrimcileri yerlerde sürüklemiştir.

Radyosol ailesi olarak bu saldırıyı kınadığımızı belirtip bu konu ile ilgili halk cephesinin açıklmasına yer veriyoruz.

işte açıklama;

AKP İKTİDARI POLİSİYLE, SİVİL FAŞİSTLERİYLE SALDIRMAYA DEVAM EDİYOR

AKP iktidarı saldırılarına gün geçtikçe yenilerini ekliyor. Edirne’de, 16 Aralık’ta Harika Kızılkaya, Cevahir Erdem, Gürbüz Sönmez hukuksuzca tutuklanmıştı. Bu hukuksuzluğu teşhir etmek, tutuklananların serbest bırakılmasını istemek için imza toplarken 27 Aralık günü Edirne Gençlik Derneğinden arkadaşlarımıza bizzat polis tarafından daha önceden oraya gönderilmiş sivil-faşistler tarafından linç girişimi gerçekleşti. Bu saldırı esnasında 8 arkadaşımız gözaltına alınmış, Serkan Fikir ve Ebru Aydoğdu yine benzer gerekçelerle tutuklanmıştı.

3 Aralık’ta da Halk Cephesi olarak tüm bu saldırıları teşhir etmek, baskılarla yılmayacağımızı haykırmak için yaklaşık 200 kişi ile İstanbul ve çevre illerden Edirne’ye yola çıktık. Edirne girişindeki gişelerde otobüsler durduruldu ve “güvenlik gerekçesiyle” Halk Cephelilerin şehre giremeyecekleri ve geri dönmeleri söylendi. Bunu kabul etmeyen ve her koşulda şehre girip eylemlerini yapacaklarını söyleyen vatanseverlere, saldırıya geçip gaz bombaları ve coplarla saldırdılar. Bu saldırıda birçok kişi yaralandı. Ve o zamandan beri yani 6 gündür Halk Cephesi Edirne’ye girebilmek için Edirne girişinde bekliyor.

Ardından Erzincan ve Kars’ta Dev-Genç’liler önce linç saldırılarına maruz kalmış ardından da gözaltına alınmışlardı.

8 Ocak 2010 tarihinde Erzincan’ın Buğday Meydanı’nda, geçtiğimiz günlerde yine Erzincan’da yaşanan linç saldırılarına ilişkin, bildiri dağıtan iki Gençlik Dernekli öğrenci gözaltına alındı. Gözaltına alınan Anıl Ozan Sabancı ve Sercan Ahmet Arslan, aynı gün savcılığa çıkarıldıktan sonra serbest bırakıldılar.

Ardından da Manisa da Çingenelere karşı linç saldırısında bulunulurken dün de Edirne Saraçlar Caddesi PTT önünde açıklama yapmak isteyen Halk Cephesine linç güruhu saldırdı. 40 kişinin bir araya gelmesi ve pankartın açılmasıyla birlikte 3–4 tane sivil faşist gelip provokasyon yaratmış ardından da toplanan güruh açıklama okunurken saldırmışlardır. Saldırının ardından yaşanan arbede de dağılan Halk Cephelileri polis gözaltına almış. Ve birçok kişi de yaşanan bu saldırı sonucunda yaralandı.

Her gün yeni bir saldırı, gözaltı veya tutuklamayla karşılaşıyoruz. Yaşananlar iktidarın halka karşı düşmanlığının göstergesidir. “Amerika Defol Bu Vatan Bizim” diyenler gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, linç edilmeye çalışılıyor. En demokratik hakkını kullanmak isteyen onlarca insan karda-kışta bir haftadır bekletiliyor.

Yaşanan saldırılar karşısında olmak bugün herkesin görevidir.”AMERİKA DEFOL BU VATAN BİZİM” demek suç değildir. İncirlik üssünün kapatılmasını istemek suç değildir. Ülkemizin emperyalistlere peşkeş çekilmesine karşı çıkmak suç değildir. Bunlar vatanseverlik görevidir. Amerika’ya karşı çıkmayan vatansever olamaz. Linç saldırılarına, işkencelere, tutuklamalara karşı çıkmak başta insanlık görevidir ve aslında kendi haklarımızı savunmaktır. Polis düzenlediği provokasyonlarla tüm demokratik haklarımızı engellemeye çalışıyor. Haklarımıza sahip çıkalım. Eğer bir suçlu varsa o da ülkemizi satanlardır. Emperyalistlerle işbirliği yapanlardır. Vatansever gençliği linç etmeye çalışanlardır,onlara işkence yapanlardır.

Edirne’de tutuklu bulunan 5 arkadaşımızın derhal serbest bırakılmasını istiyoruz. Bizler nasıl kırk yıl önce Dolmabahçe’de 6. filoya defol dediysek yine “AMERİKA DEFOL BU VATAN BİZİM” diye haykırmaya devam edeceğiz. Yapılan hiçbir baskı, saldırı, tutuklama bizi yıldıramaz.

TUTUKLANAN VATANSEVER GENÇLER DERHAL SERBEST BIRAKILMALIDIR!
KAHROLSUN FAŞİZM YAŞASIN MÜCADELEMİZ!
AMERİKA DEFOL BU VATAN BİZİM!
KATİL AMERİKA İŞBİRLİKÇİ AKP!

HALK CEPHESİ

Farklı bir deneyim: Sosyalizm

RadyoSol Yorum Yapılmamış »


Romanların ayrımcılık ve sorunlarla karşılaştığı ülkelerde, Türkiye’de de olduğu gibi, sorunların “Roman kültürüne” bağlandığı görülüyor. Böylece, Romanlar, yaşadıkları ayrımcılığı, kültürleri nedeniyle “hak etmiş” gibi sunuluyorlar.

Ancak, özellikle sanatın günlük yaşamda vazgeçilmez bir yer tuttuğu Roman kültürünün, bu yönüyle öne çıkarak geliştiği ve Romanların yurttaşlık haklarını “eşit” olarak kullandıkları örnekleri barındırması açısından sosyalizm, dünya tarihinde önemli ve sıradışı bir kesit olarak dikkat çekiyor.

1917 Ekim Devrimi’nden 1991’e değin, Sovyetler Birliği’nde uygulamaya konulan düzenlemelerle, Romanların hem kendi kültürlerini korumalarının ve geliştirmelerinin desteklendiği, böylece, Sovyetler Birliği’nin “Roman Rönesansı”nın başını çektiği, bugün komünizm karşıtı kaynaklarda bile teslim edilen bir olgu.

Özellikle 1920’lerde hayata geçirilen yasalarda, Romanların kendi yürüttükleri süreçlerle, Roman alfabesinin oluşturulduğu, Roman dilbilgisi kurallarının belirlendiği ve Roman dilinde eğitim yapan okulların açıldığı, göçer durumdaki Romanların önemli kısmının “kendi tercih ettikleri bölgelere” yerleşmelerinin sağlandığı ve bu bölgelerde Romanların kendi dillerinde eğitim alma şansına eriştikleri biliniyor.

Aynı dönemde, Roman halk edebiyatının kayda geçirilmesi ve Roman dil ve edebiyatının geliştirilmesi için devlet tarafından destek sağlandığı, 1930’lara varıldığında, Romanların günlük ve periyodik olarak basılan pek çok gazete ve dergi ile zengin bir edebiyat üretimi içinde oldukları tarihte kayıtlı.

Kültürel yaşamı canlandırma adımlarının ekonomik tedbirlerle eşzamanlı olarak yürütüldüğü, bu bağlamda yerleşik yaşama geçen Romanların devlet tarafından gösterilen topraklarda üretim yaparak geçimlerinin sağlandığı gözleniyor. Toprakta üretim yapmanın, geleneksel Roman yaşam tarzının dışında olmasına karşın, yaratılan ekonomik standardın ve kurumsal zeminin Romanların sanatta ve edebiyatta “derinleşmelerine” olanak tanıdığına dikkat çekiliyor. Öyle ki, yine 1930’larda 40’a yakın Roman tiyatrosunun bulunduğu belirtiliyor. Bu noktada, devlet tarafından çıkarılan bir yasa ile, söz konusu tiyatroların, Moskova’nın “canlı kültürel ortamından ve olanaklarından yararlanmak üzere” yılın altı ayını Moskova’da kurulacak “Roman Tiyatrosu”nda geçirmelerinin sağlandığı da aktarılıyor.

Sovyetler Birliği’nde hayata geçirilen uygulamaların diğer sosyalist ülkeler için örnek oluşturduğu, Roman nüfusun yoğun olarak yaşadığı birçok Doğu Avrupa ülkesinde de Romanların özellikle kültür ve sanat alanında desteklendiği çeşitli kaynaklarca ifade ediliyor.

Moskova Roman Tiyatro’sunun 1989’a kadar varlığını sürdürdüğü görülürken, Romanlar’ın ayrımcılıktan uzak toplumsal yaşamının da Sovyetler Birliği’nin çözülmesine paralel olarak ortadan kalkması dikkat çekiyor. Öyle ki, bugün eski Sovyet cumhuriyetlerinde Romanlara yönelik ayrımcılığın giderek tırmandığına işaret eden çok sayıda rapor bulunuyor. Karşılaşılan tablo, halkların eşitlik ve kardeşliğinin yaşatılmasında sosyalizmin vazgeçilmezliğinin kanıtını oluşturuyor.

(soL – Haber Merkezi)

ÇİNGENELER YALNIZ DEĞİLDİR

RadyoSol 1 Yorum Yapılmış »


Bilindiği gibi son günlerde Manisa’nın selendi ilçesinde roman yurtaşlarımıza yönelik saldırılar olmuştur. Toplumsal yaşamın dinamiklerini oluşturan, Ülkemizin çeşitli yerlerinde yaşıyan roman yurtaşlarımız evlerinden zorla edinilmiştir.

Bu çağ dışı eylemin adı ” faşizmdir” kimse yerinden zorla edinilemez, bunun karşılığı hiç bir hukuki gerekçe ile açıklanamaz.

Bizler -radyol sol ailesi-  bu eylemi kınayıp roman yurtaşlarımızın yanında olduğumuzu söylüyoruz.

Yayınlacağımız metni çingeneradyo dostlarımızın sitesinden aldık, işte kendilerinin bakış açısı ile çingeneler.

Çingene Radyo, Radyo Sol un dostudur.

Amacımız

Biz Çingeneler tarih boyunca, dünyanın her yerinde çok ciddi sorunlarla karşı karşıya kaldık. Zaman zaman açlık boyutlarına varan tarif edilemez bir yoksulluk ve en önemlisi insanlığa hiç yakışmayan bir aşağılanma bu sorunların en önemlileridir. Bugün geçmişe göre sorunlarımızın sebebini daha iyi anlayabiliyoruz.

Pek çok nedenden bahsedilebilir. Ama bunlar içerisinde, üzerinde en fazla durulması gereken bizlerin birlikte yaşadığımız toplumlar tarafından yeterince anlaşılamamamızdır. İnsanoğlu tarihin her döneminde anlayamadığı, kendisine farklı gelen her şeyden korkmuştur. Korktuğu şeylerden de uzaklaşmak istemiştir. Geçmişte yaşanılan acı olaylar toplumla Çingeneler arasında bir duvar örmüş; karşılıklı olarak bir uzaklık meydana getirmiştir. Oysaki sosyal kökeni ne olursa olsun tüm insanlar eşittir. Birbirimizi anlayabildiğimizde özümüzün bir olduğunu görürüz.

Cingeneyiz.org olarak öncelikli amacımız ciddi sorunlara yol açan bu uzaklığın, Çingenelerle birlikte yaşadıkları diğer insanlar arasındaki anlaşılamama probleminin ortadan kaldırılmasıdır. Kendimizi daha iyi tanıtmak pek çok sorunun çözümü için iyi bir anahtar olacaktır.

Çingeneler tarih boyunca yaşadıkları topraklarla güçlü bir bağ kurmuşlardır. Türkiye’de de kendimizi bu ülkenin ayrılmaz bir parçası olarak kabul ediyoruz. Türkiye Çingeneleri Türk ulusunun içinde yer almaktadır. Türk ulusuna ait olmak, Anayasaya göre herhangi bir ırka ait olmak anlamına gelmemektedir. Tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, Türk ulusunun üyeleridir. Bu çerçevede bizler de sadece Çingenelere karşı değil ulusumuza ve elbette tüm insanlığa karşı vicdani bir sorumluluk duygusuyla hareket ediyoruz.

Vatandaşlık, her yurttaşa haklar ve ödevler yükler. Çingeneler de bu haklara sahiptir ve yurttaşlık görevlerini yerine getirmekle yükümlüdür. Ne yazık ki gündelik hayatta kimileri, bizlerin temel haklara sahip eşit yurttaşlar olduğumuzu gözardı eden tavırlar içerisinde bulunabilmektedir. Özellikle karşı karşıya kaldığımız vicdan sahibi hiç kimsenin kabul edemeyeceği aşağılamaların eşit yurttaşlık anlayışıyla hiçbir biçimde uyuşmadığı çok açıktır. İstihdam, eğitim, barınma gibi çeşitli alanlarda yaşanılan problemler; Çingenelerin içinde bulunduğu yoksulluğu biraz daha artırmakta; toplumumuzun diğer kesimleri ile Çingeneler arasında ciddi uçurumlar yaratmaktadır
Bu noktada Cingeneyiz.org ailesi olarak; diğer yurttaşlardan farklı sadece Çingenelere tanınanacak özel hakların yararlı olacağını düşünmüyoruz. Farklı etnik gruplara tanınan özel hakların; azınlık haklarının bizim sorunlarımızın çözümünde bir yarar sağlamayacağı inancındayız. Kendimizi azınlık olarak değil bu ülkenin eşit yurttaşları olarak kabul ediyoruz.

Farklı statülere sahip gruplardan oluşan bir toplumda; bireyin ait olduğu grup içerisinde bizzat kendi insanları tarafından ezilmesinin önünde hiçbir engel kalmayacaktır. Oysaki en genel anlamıyla yurttaşlık hakları; bireyi bizzat kendi grubunun baskısından da koruyabilecek yegane araçtır.

Bizim sorunlarımızın çözümü; anayasada sahip olduğumuz eşit yurttaşlık haklarının gündelik hayatta da gerçek anlamıyla uygulabilmesi, bunun önündeki engellerin aşılmasıdır. Bu noktada biz de bir internet sitesi olarak elimizden gelen bilgilendirme faaliyetini yapmaya gayret göstereceğiz. Çingenelerin de herkes kadar bu ülkenin vatandaşı olmaktan kaynaklanan haklara sahip olduğunun tüm yurttaşlar tarafından gereğince anlaşılması gerekmektedir. Bunun için bir yandan sitemizde kültürümüzü yansıtırken, diğer yandan Çingenelerin yaşadıkları problemleri dile getireceğiz.

Son olarak özetle şöyle söyleyebiliriz: Amacımız, buçuğu tam yapmaktır”

http://www.cingeneyiz.org

YAŞASIN TEKEL DİRENİŞİ!

RadyoSol Yorum Yapılmamış »



Ekominist arkadaşımızın gözlemleri ile tekel direnişi;

Tekel işçileri haklı eylemlerinin 18. gününe bir yılı geride bırakarak girdiler. 18 gündür hiçbir zorluğa boyun eğmeden, yılmadan devam ediyorlar direnmeye.

Direnişlerini Ankara da Türk-İş genel merkezi binası önünde sürdüren eylemciler birçok zorlukla karşı karşıya kalıyorlar.

Kalacak yer, barınma ve sağlık sorunları gibi sorunlar, işçilerin karılaştığı sorunların en başında geliyor. Bazı işçiler sendikanın tesis ettiği misafirhanelerde, kimileri dışarıda, çok az bir kısmı ise Ankara’lı sendikacıların evlerinde kalıyor. Geceyi dışarıda geçirmeleri ve hava şartlarının olumsuz olması nedeniyle işçiler birçok sağlık problemleriyle karşı karşıya. Simit ve çay ile karınlarını doyuran işçiler adeta yaşam savaşı veriyorlar.

Adana, Urfa, Adıyaman, Bitlis ve diğer illerden gelen işçiler Ankara’daki bir çok sivil toplum örgütü ve partilerden destekleri ile onurlu mücadelelerine devam ediyorlar. Gelen destekler işçilerin morallerini yüksek tutuyor. Gelen destekçilerle halaylar çekip, türküler söyleyen işçiler destekleri yanıtsız bırakmıyor.
Ankara üniversitesinde öğrenciler ve akademisyenlerle yapılan oturuma, özgürlük ve dayanışma partisinin ‘’ halk konuşuyor’’ etkinliğine destek vererek sendikacıların desteklerinin az olmasından yakınıyor.

Çalışma arkadaşlarının birçoğunun mücadeleye destek vermemelerini şöyle işlerini kaybetme korkusu taşıdıklarını söylüyorlar ve ‘’iyileştirilmiş’’ 4/c ye karşı olduklarını bildirerek arkadaşlarını direnmeye davet ediyorlar. 18 gündür ailelerinde uzakta olan işçiler mücadeleye sonuna kadar devam etmekte kararlı.

Yeni yıla direnerek giren işçilerin, yeni yıldan beklentileri açık ve net: Haklarını almak, insanca çalışma şartları ve kadın işçilerin ayrım gözetmeksiniz eşit çalışma koşullarında çalışmaları.

Yandaş Medya ve kamoyunda fazla gündeme getirilmeyen tekel işçileri direnişi git gide anlam kazanmakta Türkiye’deki işçi sınıfı mücadelesinde bir simge haline gelmektedir. Umuyoruz ki hakları için direniş yapan işçilerimiz en kısa sürede zafere ulaşırlar.Tekel İşçileriTekel İşçileriTekel İşçileriTekel İşçileriTekel İşçileri

Ekominist arkadaşımıza emeklerinden dolayı teşekkür ederiz.
Radyo Sol

Resimlerin Tümü İçin : http://www.facebook.com/album.php?aid=171905&id=205721901912&ref=mf

Galeriye bakabilirsiniz…: http://www.radyosol.org/galeri

İşçilerin Ayağa Kalkmasının Düşündürdükleri

RadyoSol Yorum Yapılmamış »


Kimileri için oldukça iyimser, hatta safça bir ifade olarak görülebilir işçilerin ayağa kalkışı. Son yaşadıklarımız kendiliğinden tepkisel eylemler olarak görülüp bunlara fazla bel bağlamamamızı söyleyenler çıkabilir veya insanın içini sıkacak şekilde karamsar düşünenler olabilir. Peki, gerçekten de son yaşadıklarımız olağan bir dönemin olayları olabilir mi? Daha ileri giderek şöyle soralım: son bir iki aydır içinden geçtiğimiz döneme “yetersiz” diyerek bir yere varabilir miyiz? Gerçekten de işçilerin belli başlı örneklerde de olsa, ayağa kalkışı ve birbirleriyle dayanışma içerisine girmesi umutsuz bir dönemde umudun kapısını aralayabilir mi? Biraz bu soruların cevaplarını arayalım.

Son bir yılda çeşitli dalgalanmalarla kendisini hissettiren ve bütün dünyayı etkisine alan ekonomik kriz, ülkemizde de kendisini şiddetli bir biçimde hissettiriyor. Geçtiğimiz krizlere nazaran kendisini işsizlik ve yoksulluk ekseninde daha çok gösteren bu ekonomik kriz, işçilerin ve bütün emekçilerin de yıllardır biriken sorunlarını öfkeyle dile getirmesine neden oluyor. Burada detaylı bir ekonomik kriz değerlendirmelerine girmeyelim. Ancak bundan daha önemlisi ekonomik krizle beraber Türkiye’nin içinde bulunduğu ve krizin öncesinde başlayan siyasal krizin günümüzde sıradan vatandaş açısından ne ifade ettiğini hep beraber görüyoruz. İşini kaybeden, yoksullukla boğuşan milyonlarca kişinin farklı siyasal kutuplaşmalarla karşı karşıya geldiğini hep beraber görüyoruz. Ama bu tabloyu bir şey bozuyor: ayağa kalkan, ülkesine, onuruna ve aklına sahip çıkan işçilerin direnişi.

Bilenler hatırlayacaktır işçi sınıfı 89’daki bahar eylemlerinden beri bu kadar kitlesel ve halkın diğer kesimleriyle iç içe ayağa kalkmaya cüret edememişti. Bu süreci 8 Kasım’daki Alevi yurttaşların emekçi karakterli yüz bin kişilik mitinginden başlatabiliriz. Sürecin doruk noktasını Tekel işçilerinin eylemleri oluşturmaktadır. Şu anda açığa çıkan öfke ve kazanmaya duyulan inanç, emekçilerin son yıllardaki en büyük eylemliliklerinden biridir. Bunu sayısal olarak söylemiyorum. Birkaç yıl önceki özelleştirme furyasını hatırlarsak, Tekel işçilerinin direnişi diğerlerinden daha ön plana çıktığını görebiliriz. Her biri oldukça önemliydi, Türkiye işçi sınıfı tarihine çok şey katmıştı. Ancak Tekel işçilerinin direnişi şimdilik bunu kat be kat aşmıştır.

Ayrıca Tekel işçileriyle hemen hemen aynı gün başlayan İtfaiye işçilerinin direnişi de burada önemli bir etkendir. Hem emekçiler birbiriyle dayanışma mesajları gönderiyor ve mücadelelerini ortaklaştırmanın önemini kavrıyorlar, hem de AKP’nin “halkçı” olduğu iddialarını da boşa çıkartıyorlar. Emekçi eylemlerinin siyasal iktidara vuran ve AKP’nin emek düşmanı karakterini teşhir eden bu eylemlilikler bir de bu açıdan önemlidir. Düzenin en önemli siyasal aktörünün halk düşmanı ve işbirlikçi karakterini, yağmacı karakterini bir kez daha açığa çıkarttığı için çok değerlidir. Belediye işlerini kendi yandaşlarına peşkeş çekenlerin yüzü ortaya çıkmıştır.

Mücadele öğretiyor işçilere. Belediye işçileri oy verdikleri “dini bütün” adamın nasıl çalıp çırptığını görüyor. İtfaiye işçisi kendisini işsiz bırakanın kim olduğunu görüyor. Bir umut diye oy verdiği AKP’nin kendisini nasıl aç bıraktığını görüyor Tekel işçisi. Her şeyden ötesi, tam da savaş kışkırtıcılığı yapanların canına ot tıkıyor bu işçiler. Aydınlık ve bağımsız bir ülke kuracakların Türk ve Kürt emekçilerinin birliği olduğunu ispatlıyor Tekel işçisi. Dostlarının da kim olduğunu görüyor. İşçinin sınıf partisinin ne kadar önemli olduğunu hissediyor. Soğukta direnen işçi sınıfımız o nedenle çok önemlidir. Onlar kazanırsa bizde kazanırız, onlar kaybederse bizde kaybederiz!

* kisil arkadaşımıza teşekkür ederiz.

Tasarım:FoxTheme & Photoshop Brushes | Türkçe Çeviri:Kors4n.com
Yazılar RSS Yorumlar RSS Giriş