Güney Yemen’de Sınıf Savaşımı

RadyoSol Yorum Yapılmamış »


Bu günlerde, Batı’daki ana-akım medyada Yemen konusunda birçok haber dolaşıyor. Bu haberlerin çoğuysa Yemen sınırları içindeki umutsuz durumdan pek bahsetmiyor. Ayrıca, bu haberlerde ne Yemen’deki sınıf savaşımından ne de devrimci geleneklerden bahsediliyor. Güney Hareketi

Güney Yemen Hareketi, veya al-harakat al-janubiyya, kökleri 1994’te kuzey ve güney Yemen arasında çıkan iç savaşa dayanan hükümet karşıtı birçok güneyli hizip için şemsiye topluluk işlevi görmektedir. Mayıs 1990’daki tutucu kuzey Yemen Arap Cumhuriyeti’yle (YAC) “Marksist” (gerçekteyse Stalinist) kuzey Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin (YDHC) birleşmesini takiben kuzeyin eski başkenti Sana’a’da yeni merkezi bir hükümet kuruldu ve kuzeyin eski cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih yeni Yemen Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı oldu.

Eski YDHC bonapartist (Stalinist) işçi devleti Sovyetler Birliği’nin 1989’da desteğini çekip kuzeydeki tutucu aşiret devletiyle “birlik” kurmasının ardından yıkılmıştı. Gerçekteyse, bu olanlar Kuzey Yemen’in güney kısmının ilhakından ibaretti. Kazananlar toplumsal hayatın bütün alanlarında karşı-devrimci kanunlar çıkarttılar, buna tarım da dâhildi. Kuzey güneydeki, toprak ağalarına ve sultanlara ait, kamulaştırılan toprakları devraldı. Devrimden sonra geriye itilen aşiretçilik tam güç geri döndü. Sanki saatler yüzyıllarca geri alınmıştı. Bu süreçte ABD emperyalizminin ve bölgedeki diğer tutucu rejimlerin arka çıktığı tutucu kuzey rejimi köktendinciliğin karanlık güçlerini kuzeydeki eski planlı ekonominin toplumsal kazanımlarını yıkmakta araç olarak kullandı.

1993 yılı beraberindeki seçimler kuzey-güney ayrışmasını pekiştirdi. Kuzeydeki seçmenler İslamcı bir parti olan Islah’a ve Salih’in Genel Halk Meclisi’ne (GHM) oy verdiler. Güneydeyse insanlar Yemen Sosyalist Partisi (YSP) adaylarına oy verdiler. 1994 Haziran-Nisanı’nda, kuzey-güney arasındaki sivil savaş güneyin yenilmesiyle sonuçlandı. Cihadiler “sosyalist” güneyle savaşma üzere güney tarafından askere alındılar. Savaştan sonra, Sana’a’daki yetkililer devlet aygıtını tasfiye edip güneylilerin yerine kuzeylileri getirdiler. Güneyden gelen Petrol gelirleriyse kuzeydeki küçük bir azınlığın cebine girdi.

Güney Yemen’deki güncel hareketin kökenleri görevlerine geri dönmeyi ve emekli maaşlarının artırılmasını talep eden zorla emekli edilmiş güneyli subayların oluşturduğu bir örgütün 2007’de başlattığı küçük çaplı protestolar dizisine dayanmaktaydı. Bu eski subaylar Emekli Subaylar Derneği’ni kurmuşlar ve oturma eylemleri yapmaya, askeri yürüyüşleri protesto etmeye başlamışlardı.

Avukatlar, öğretim görevlileri, öğrenciler, gazeteciler ve birçok tipik güneylinin katılımıyla protestoların alanı genişlemişti. Çok geçmeden, güneyin siyasal parti kollarının çoğu, buna Nasırcılar ve Baasçılar da dâhil, YSP’nin önderliğinde tabandaki örgütlenme ağlarını harekete desteği hızlandırmak için kullanmışlardı.
Yazıyı okumaya devam et »

Sitene Ekle:
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • Live
  • Ping.fm
  • RSS
  • Yahoo! Buzz

İŞİMİZ, İŞYERİMİZ, EKMEĞİMİZ İÇİN 4 ŞUBAT’ta GREVDEYİZ! (GREV BİLDİRİSİ)

RadyoSol Yorum Yapılmamış »


Günümüz Türkiye’si sermaye için dikensiz bir gül bahçesine çevrilmiştir. Neo-liberal politikalara sıkı sıkıya sarılmış Hükümetler tarafından 30 yılı aşan bir süredir bu ülkede sermayenin her istediği anında ve fazlasıyla yapılırken, emekçilerin en temel ve insani talepleri sistemli bir şekilde bastırılmış, hakları gasp edilmiştir. AKP iktidarı emekçilere yönelik bu çok yönlü kuşatmanın son, fakat en kararlı temsilcisi olarak bu politikalarda ısrar ediyor. Bu politikaların özü üç temel ayak üzerinde yükseliyor. Birincisi kamu alanının, bütün yurttaşlara ait olan değerlerin piyasa güçlerine terk edilmesi, en temel insan ihtiyaçlarının dahi bir kâr alanı haline getirilmesi: AKP özelleştirmede şampiyondur.
İkincisi 12 Eylül artığı bir Anayasa’nın gölgesinde yurttaşlarını en temel haklardan mahrum bırakan, öteleyen, dinsel, inanca dayalı ya da etnik kimliklerini tanımayarak onları dışlayan otoriter devlet anlayışı: AKP baskıda, gözaltılarda, kitle gösterilerine yönelik şiddette şampiyondur.
Üçüncüsü örgütlenerek, birleşerek kendi çıkarları için bu gidişata dur diyebilecek, hak gaspları karşısında sesini yükseltecek, sermayenin karşısında emeğin onurunu savunacak emekçilerin istihdam politikaları yoluyla bölünmesi, emekçilerin farklı statülerle farklılaştırılması, böylelikle işçi-memur, kadrolu işçi-taşeron işçisi, sözleşmeli, 4/C’li, 4/B’li  adı altında parçalanmış emekçilerin örgütsüzleşmesi, etkisizleştirilmesi, eşit işe eşit ücret ilkesinin ayaklar altına alınması. AKP kuralsız istihdam alanında da şampiyondur.
4/C statüsü tamamen özelleştirme mantığının ürünüdür. AKP kârlı kamu işletmelerini yok pahasına sermayeye aktarırken bu işletmeleri kârlı hale getiren, etiyle, kanıyla, dişiyle tırnağıyla bu işletmelerin her bir tuğlasında, makinasında hakkı bulunan emekçileri de sokağa bırakmak, açlığa ve sefalete mahkûm etmeye kararlıdır.
Bunun en son somut örneği Tekel işçilerinin durumudur. Bugün Ankara’da sürmekte olan Tekel işçileri direnişi bu noktada Türkiye’nin bütün emekçileri için önemli bir sınav niteliği kazanmıştır. Hamasi sloganların ötesinde bir gerçek olarak ifade edilecek olursa bugün tüm emekçilerin yüreği Tekel işçileri için atmakta, umutları, talepleri Tekel direnişinde somutlanmaktadır. Tekel direnişi emekçiler için bir nirengi noktasıdır. Direnişin kaybedilmesinin sonuçları bütün emekçiler için ağır olacaktır. Direnişin kazanılması durumunda ise aynı 25 Kasım Grevinde yaşandığı gibi, emekçiler için daha aydınlık, daha demokratik bir Türkiye umudu güçlenecektir. Bu nedenle emek güçlerinin her hangi birinin bu direnişi hafifsemeye hakkı yoktur.
DİSK ve KESK’in çağrısıyla bir araya gelen 6 Konfederasyonun toplantısı sonucunda Hükümete sorunu çözmesi için 26 Ocak’a kadar mühlet verildi. Bu süre içerisinde sorunun çözülmemesi durumunda dayanışma grevi yapılacağı vurgulandı. Siyasi iktidar bu çağrıyı savsakladı. Yeni bir randevu vererek soğukta ekmek ve demokrasi mücadelesi veren Tekel emekçilerini 1 hafta oyaladı. Bu bir haftanın sonunda işçilere yine 4/C’yi dayatabileceğini sandı.
Siyasi iktidar Tekel işçilerini pervasızca kapının önüne koyabileceğini, kimsenin onlara sahip çıkmayacağını düşünerek bu adımı attı. Tekel işçileri yıllardır süren bu karanlığa karşı bir meşale yaktılar. Bu meşalenin sönmesine izin vermeyeceğiz. Emekçilerin kararlılığını 4 Şubat Perşembe günü, 1 günlük dayanışma greviyle bir kez daha göstereceğiz.
Emek, Barış  ve Demokrasi Mücadelesini Yükselteceğiz!

Sitene Ekle:
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • Live
  • Ping.fm
  • RSS
  • Yahoo! Buzz

Tarihin Motoru Sınıf Mücadelesi

RadyoSol Yorum Yapılmamış »


İnsanlığın var oluşundan beri toplumu ileriye taşıyan hareketler, hep bir sorun olarak görüldü. Toplumsal gelişmeler konusunda tarih boyunca farklı kriterler sergilendi. Örneğin, dini kriterler, toplumsal gelişimleri ilahi iradenin bir fonksiyonu olduğunu savundu ve 16. yüzyıla kadar da önemini korudu. Dinin, bilim ve kültür üzerindeki etkisi kaybolmasa da Rönesans’tan itibaren kademeli olarak azaldı.

Thomas Hobbes’in dediği gibi “Din, insanların bilinmeyen güçlere olan korkusundan doğmuştur. Batıl inanç ile din arasında hiçbir fark yoktur: din, devlet tarafından tanınan bir hurafedir.” Marksizm içinde din, ilkel insanın, bilgisizliğinin bir ürünüdür. İnsanoğlu tanrıyı, anlamadığı doğa olaylarını açıklamak için icat etti. Böylece yağmur, ateş, şimşek, renk, güneş ışığı, ilahi bir el oldu. Bu ilkel putperest inançlar, sentezlenerek ve ilerletilerek beli başlı tanrılara, tek tanrıya ve daha sonra da modern dinlerin tek tanrıcılığına dönüştü.

Tarihsel olarak dinin, bin yıllık bir etki alanına sahip olmasının nedeni, insanlığın Ortaçağ’da, hiçbir bilimsel ve teknik gelişme deneyiminin olmamasıdır. Oysa bugün bilim, insanın ilahi yaradılışın bir ürünü olmadığını, tersine primatların evriminin sonucu olduğunu göstermiştir. Ne de yaşamın herhangi bir tanrı tarafından yaratılmadığını: bilimin kanıtladığı gibi organik yaşam, inorganik maddenin bir vasfı oldu, oluyor ve olacak. Dinin son kaleleri şimdi, evrenin hayali bir yaratımına tutunuyor. Bilim er ya da geç maddenin, ne başlangıç ne de bitiş sınırları olmadığını, zamanda olduğu kadar evrende de sonsuz olduğunu ispat edecektir.

Doğal çevre

İkinci kriter, tarihin gelişimini, doğal coğrafi ortam temelinde açıklar. Marksizm’in bakış açısından coğrafi çevre (iklim, toprak, madenler…) toplumun evrimini harekete geçiren etkenlerden biridir ama belirleyici değildir. Gerçekten, Avrupa’da, son 2000 yıl içinde coğrafi koşullar değişti ve üç farklı sosyal sistemle karşılaşıldı. Doğal faktörlerin önemli olduğu açık ama olayları açıklamak için yeterli bir etmen değildir.

Başka araştırmacılar da bireysel birtakım yaklaşımlarda bulundular. Yani, devlet adamları, krallar, askerler gibi benzeri seçkin kişiliklerin istemleriyle, tarihin gidişatını yorumladılar. Biz Marksistler, bireyin tarihteki rolünü kesinlikle küçümsemeyiz ama bunu temel bir faktör gibi de görmeyiz. Tek bir şahıs, bazen, önemli bir rol oynayabilir. Özellikle, yükselen sınıfın çıkarlarını politik olarak ifade edebilirse, ancak genel olarak kişiler, yalnızca bir olayın gelişini geciktirebilirler ya da hızlandırabilirler. Ama hiçbir durumda, tarihin gidişatını değiştiremezler.

İdealizm

İdealist kriter, itici gücün ardında fikirlerin olduğunu gösterir. Ama hangi fikirler? Acaba insanların fikirleri mi? Öyle ya da böyle, insanları düşündüren şey nedir?

Biz insanların düşüncelerini, ilahi şeyler belirlemez. Tersine, kendi varlığımızın maddi koşulları ve onların çelişkileri, bizim düşüncelerimizi yansıttığı ortada. Filozofların önemli fikirleri ile toplumun evrimi belirlenir mi? Antagonist (uzlaşmaz; ç.n.) sınıflara bölünmüş insan toplumu, insancıl fikirler tarafından mı yoksa bu sınıflar arasındaki mücadele ve çıkarlar tarafından mı yönlendirilir?

Marksistler için tarihin motoru sınıf mücadelesidir. İnsan düşünce tarihi; aynı sanat, edebiyat veya müzik gibi, insanın diğer tezahürleri gibi, insanlar arasında kurulan üretim ilişkileri ve toplumun ekonomik kalkınmasıyla yakından ilişkilidir.

Sınıflar mücadelesi

İnsan toplumu, varoluş mücadelesinin tarihsel sonucudur. Toplumun karakteri, ekonomisinin doğası tarafından belirlenir. Bu da üretim araçlarının (1) karakteri tarafından belirlenir. Her döneminde, üretici güçlerin (2) gelişmesi belirli bir sosyal rejime tekabül eder. Yani Sosyal sistemler (3) doğarlar, gelişirler ve kendinden öndeki ilerlemelere engel olurlar. Ayrıca hiçbir egemen sosyal sınıf, gönüllü olarak iktidarını bırakmaz çünkü argümanları yalnız kuvvete dayalı, bu yüzden asla güç temelinde kazanamayacaklar. Bize bir devrim gerekir. Bu sosyal bir sistemin değişimidir ki zaten çürümüş olan bir sınıfın gücünün; nüfusun çoğunluğunu yanına çekebilen, yükselen diğer sınıfa transferinin politik tezahürüdür.

Devrim

Devrim insanlar tarafından yapılır ama insanlar, serbestçe seçtikleri koşullar altında değil, geçmişten devraldıkları sosyal koşulların etkisi altında hareket ederler. Elbette devrimin kendine özgü yasaları vardır. Ancak insan bilinci sadece pasif nesnel koşulları yansıtmakla sınırlı değildir. Aynı koşullar üzerinde öznel bir reaksiyon göstermeyi de bilir. Kitlelerin karakterine sahip olan bu reaksiyonda tarihsel anlar vardır. Elbette tarihsel süreç içinde, devrim için kitlelerin aktif müdahalesi vazgeçilmez bir önkoşuldur.

Bununla beraber, kitlelerin güçlü etkinlikleri devrime ulaşmadan, basit bir isyanda da kalabilir. Evet, yalnızca kitlelerin isyanı; egemen sınıfın çöküşüne ve ezilen sınıf gücünün egemen olmasına; sosyal devrimin tamamlanmasına götürür. Devrimin ilerlemesi için kitlelerin ayaklanması objektif bir koşul öğesidir ki sırasıyla, toplumun gelişme şartına bağlı objektif sosyal bir süreç oluşturur. Ama bu, bir kez objektif koşullar ortaya çıktıktan sonra isyan zamanını beklemek gerektiği anlamına gelmez.

İnsanların etkinliklerinde, boşalma ve çekilme anları, inişler ve çıkışlar vardır. Bu yüzden devrimci sınıf, durumu değerlendirebilmeli ve iktidarı ele geçirmeyi teklif edebilmelidir. İşte tam da burada, sınıfın, amaca yönelen en seçkinlerinin yoğunlaştığı devrimci bir partinin varlığında somutlaşan, bilinçli devrimci bir eylem alanı açılır.

Olayların ritmini değerlendiremeyen, vaktinde kitlelerin güvenini fethedemeyen ve olayları yönlendirme yeteneğine sahip olamayan bir parti ile devrimin zaferi mümkün değildir. Meselenin özü, sosyal devrimin objektif ve sübjektif faktörlerini doğru bir şekilde birleştirmeyi bilmekten ibarettir.

Walking away

Sitene Ekle:
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • Live
  • Ping.fm
  • RSS
  • Yahoo! Buzz

Radyo Sol’dan Tekel İşçilerine Destek!

RadyoSol Yorum Yapılmamış »


Radyo Sol’dan Tekel İşçilerine Destek!

Kararlı, iradeli bir duruş… Günlerdir sokaklarda yankılanan sloganlar, restleşmeler, ekmeğin ve onurun kavgası. Keskin bir sınıf savaşımı…

Mücadelelerine kararlılıkla devam ediyor Tekel işçileri Ankara sokaklarında. Binler destek olup akıyor yanlarına; işçi sınıfı güven ve umut dağıtıyor. Tekel işçisinin davası, işçi sınıfının ve onun mücadelesinin yanında yüreği atanların davasıdır, bizim davamızdır!

Bir yandan da zorlu hava şartlarına karşı savaşıyor Tekel İşçileri. Haftalardır Ankara’nın ayazında yatıp kalkıyorlar, elbette ki birçok sıkıntıyla karşı karşıya kalıyorlar. Radyo SOL olarak yardımlarınızı beklediğimizi daha önce de duyurmuştuk. Tekrar bu konuyu masaya yatırdık ve en acil ihtiyaçlarının yakacak olduğunu görerek yakacak yardımı yapmayı uygun gördük. Tabi bu da hepimizin destekleriyle gerçekleştirilecek. Bir hesap numarası veriyoruz ve en kısa zamanda yardımlarınızı bekliyoruz. Herhangi bir miktar belirlenmedi, herkesten gücü oranında destek istiyoruz. Ankara’daki arkadaşlarımız bu konuyla yakından ilgilenecekler.

Destekleriniz için E-Mail ile ulaşabilir Hesap Numarasını İsteyebilirsiniz : destek@radyosol.org

Sitene Ekle:
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • Live
  • Ping.fm
  • RSS
  • Yahoo! Buzz

Haiti, nasıl bu hale geldi?

RadyoSol Yorum Yapılmamış »


Haiti’de meydana gelen depremi Fidel Castro, “bu ülke nasıl bu hale geldi” temalı yazısı ile değerlendirdi.

FİDEL CASTRO;

İki gün önce, Küba saatiyle sabaha karşı altıda, televizyon kanalları Port-au-Prince’i ciddi bir şekilde sarsan şiddetli depremi (Richter ölçeğiyle 7.3 büyüklüğünde) vermeye başladılar. Bu sismik fenomen, nüfusun yüzde 80′inin kerpiç ve çamurdan yapılmış evlerde oturduğu Haiti başkentinin 15 kilometre uzaklığında denizdeki bir faydan kaynaklanıyordu.

Haberler saatlerce hiç aralıksız devam etti. Herhangi bir görüntü olmasa da birçok kamu binasının, hastanelerin, okulların ve sağlam bir şekilde inşa edilmiş birçok binanın yıkıldığı bildirildi. 7.3 şiddetinde bir depremin, 400 bin ton TNT patladığında yayılan enerjiye denk olduğunu okudum.

Trajik tarifler dilden dile aktarılıyordu. Sokakta yaralı insanlar tıbbi yardım için ağlıyordu, etrafları yakınlarının gömülü olduğu göçüklerle sarılıydı. Ne var ki birkaç saat boyunca hiç kimse hiçbir görüntü yayınlayamadı.

Haberleri hepimiz şaşkınlıkla karşıladık. Çoğumuz Haiti’de gerçekleşen fırtınaları ve ciddi sel baskınlarını zaman zaman duymuştuk, ancak hiçbirimiz bu komşu ülkenin büyük bir deprem riskinde olduğundan haberdar değildik. Bu olaydan sonra ortaya çıktı ki, bundan 200 yıl önce büyük bir deprem o zamanlar birkaç bin kişinin yaşadığı bu şehri benzer bir şekilde etkilemişti.

Gece yarısı olduğunda kurbanların tahmini sayısı hâlâ açıklanmamıştı. Yüksek rütbeli Birleşmiş Milletler yetkilileri ve birkaç hükümet görevlisi yardım için acil durum ekipleri göndereceklerini açıkladılar. MINUSTAH (Haiti Birleşmiş İstikrar Görevi) orduları bölgede konuşlanmış olduğundan, bazı savunma bakanları personelden olası kayıpların olabileceğini konuşuyordu.

Çarşamba sabahından itibaren çok büyük kayıplar olduğuna dair üzücü haberler gelmeye başladı. BM gibi kurumlar bile ülkedeki bazı binalarının yıkıldığını bildirdi.

Saatler boyunca bu komşu ulusun durumuyla ilgili git gide daha travmatik haberler gelmeye devam etti. Ölen kurbanların sayısının çeşitli kaynaklara göre 30 bin ile 100 bin arasında değiştiği söylendi. Bu felaketin dünya çapında yaygın bir şekilde yayınlandığına şüphe yok ve birçok devlet harekete geçti ve yardım etmek için çaba sarf ediyor.

Bu trajedi çok fazla insanı harekete geçirdi. Ama belki de çok azı durup da Haiti’nin neden bu kadar fakir bir ülke olduğunu düşündü. Neden nüfusun yüzde 50’si yurtdışından aile fertlerinin gönderdiği para havalelerine bağımlı yaşıyor? Niçin Haiti’yi şimdiki duruma ve bu büyük acıya sürükleyen gerçekler incelenmiyor?

Bu hikayenin en merak uyandıran yönü, Haiti’nin Avrupa tarafından köleleştirilen 400 bin Afrikalının, şeker ve kahve ekimindeki 30 bin köle sahibine karşı ayaklandığı, dolayısıyla bulunduğumuz yarımkürenin ilk büyük sosyal devrimini gerçekleştiren ilk ülke olduğundan hiç kimsenin bahsetmemesi. Burada yenilemez bir şöhretin sayfaları yazıldı. Napolyon’un en yüksek rütbeli generali burada yenilgiye uğratıldı. Haiti, sömürgecilik ve emperyalizmin, insan kaynaklarının bir yüzyıldan fazladır en zor işlerde çalıştırılmasının, askeri darbelerin ve doğal kaynaklarının tüketilmesinin, somut ürünü.

Gezegenin sakinlerinin büyük çoğunluğunun sömürülmesinin ve talan edilmesinin sürdüğü bu dünyada, Haiti çağımızın kepazeliği olmasaydı eğer, bu tarihi gerçekliğin gözden kaçırılması bu kadar ciddi olmayacaktı.

Latin Amerika, Afrika ve Asya’dan milyonlarca insan, Haiti vakasındaki kadar olmasa da benzer yokluklar çekiyor.

Buradaki gibi durumlar dünyanın hiçbir yerinde olmamalı, ancak dayatılan adaletsiz uluslararası ekonomik ve siyasi düzenden dolayı dünyada on binlerce şehir ve kasabada benzer ve ya daha kötü koşullar var. Dünya nüfusu sadece doğal felaketlerden dolayı (Haiti’de olduğu gibi) tehlike altında değil. Bu doğal felaketler, iklim değişikliği sonucunda gezegende neler olabileceğinin bir göstergesi, bu da Kopenhag’daki aldatmacanın konusuydu.

Haiti’deki felaketten dolayı yurttaşlarını ve çalışanlarını kaybeden bütün ülkeler ve kurumlara sadece şunu söylemek doğru olur: hiç şüphemiz yok ki insanların hayatını kurtarmak ve uzun süredir acı çeken bu toplumun acısını hafifletmek için en büyük çaba gösterilecektir. Haiti’de uygulanan politikayı kabul etmesek de, onları gerçekleşen bu doğal felaketten dolayı suçlayamayız.

Ama şunu ifade etmeliyim ki şimdi bu kardeş ulusun sorunlarına gerçek ve kalıcı çözümler üretmenin tam zamanıdır.

Sağlık hizmetleri ve diğer konularda Küba, Haiti halkıyla senelerdir işbirliği yapıyor. 400′e yakın doktor ve sağlık görevlisi Haitililere ücretsiz hizmet sunuyor. Doktorlarımız ülkenin 337′i topluluğundan 227’sine her gün hizmet veriyor. Diğer taraftan, en az 400 Haitili genç ülkemizde tıp eğitimi görüyor ve bu gençler dün Haiti’ye giden takviye ekipleriyle kritik durumdaki yaralıları iyileştirmek için çalışacaklar. Yani, özel bir çaba harcanmadan 1000′den fazla doktor ve sağlık uzmanı bir anda seferber edilebiliyor ve hepsi de Haiti halkına yardım etmek isteyen diğer devletlerle işbirliği yapmaya hazır.

Bunun dışında da önemli sayıda Haitili genç şu anda Küba’da tıp okuyor.

Biz Haiti halkıyla diğer alanlarda da elimizden geldiğince dayanışıyoruz. Politika ve fikirler alanında birbirine zıt olarak tanımlanan ulusların, -Haiti’deki gibi- insanların acı çektiği trajedileri sonlandırmak için işbirliği yapmasından daha değerli bir dayanışma biçimi yoktur.

Sağlık ekibimi şefimiz, dün Port-au-Prince’e vardıktan birkaç saat sonra “durumun çok zor olduğunu, ancak şimdiden hayat kurtarmaya başladıklarını” rapor etti.

O gece geç saatlerde, Kübalı doktorların ve ELAM’ın Haiti asıllı mezunlarının ülkenin her yerine dağıldıklarını öğrendik. Şimdiden Port-au-Prince’de binin üzerinde hasta baktılar, yıkılmayan hastane binalarında ameliyatlar yapıyorlar, gerekli yerlere seyyar hastaneler kullanıyorlar.

Kübalı doktorların ve Küba’da eğitim görmüş genç Haitili doktorların Haiti’deki kardeşlerimize hizmet sunarak gösterilen işbirliğinden gurur duyuyoruz.

* Eski Küba Devlet Başkanı Fidel Castro’nun 13 Ocak tarihli yazısının İngilizcesi Znet’te yayımlanan metnini, Çiçek Tahaoğlu bianet için Türkçeleştirdi.

Sitene Ekle:
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • Live
  • Ping.fm
  • RSS
  • Yahoo! Buzz

LİNÇ KÜLTÜRÜ FAŞİZMDİR!

RadyoSol Yorum Yapılmamış »


Bildiğimiz gibi günlerdir,  Edirne’ye alınmayan halk cepheliler, dün polis takibini kırarak Edirne’ye girip, basın açıklaması yapmak istemişlerdi.

Bu duruma izin vermek istemeyen yaklaşık 200 kişilik bir grup tarafından linç edilmek istenmişlerdi.Linç kültürünü uzun süredir meşrulaştırmak isteyen “bazı” çevreler tarafından kullanılan bu gurüh, halk cephesi üyelerine insanlık onuruna yakışmayacak bir şekilde saldırmış, kadın devrimcileri yerlerde sürüklemiştir.

Radyosol ailesi olarak bu saldırıyı kınadığımızı belirtip bu konu ile ilgili halk cephesinin açıklmasına yer veriyoruz.

işte açıklama;

AKP İKTİDARI POLİSİYLE, SİVİL FAŞİSTLERİYLE SALDIRMAYA DEVAM EDİYOR

AKP iktidarı saldırılarına gün geçtikçe yenilerini ekliyor. Edirne’de, 16 Aralık’ta Harika Kızılkaya, Cevahir Erdem, Gürbüz Sönmez hukuksuzca tutuklanmıştı. Bu hukuksuzluğu teşhir etmek, tutuklananların serbest bırakılmasını istemek için imza toplarken 27 Aralık günü Edirne Gençlik Derneğinden arkadaşlarımıza bizzat polis tarafından daha önceden oraya gönderilmiş sivil-faşistler tarafından linç girişimi gerçekleşti. Bu saldırı esnasında 8 arkadaşımız gözaltına alınmış, Serkan Fikir ve Ebru Aydoğdu yine benzer gerekçelerle tutuklanmıştı.

3 Aralık’ta da Halk Cephesi olarak tüm bu saldırıları teşhir etmek, baskılarla yılmayacağımızı haykırmak için yaklaşık 200 kişi ile İstanbul ve çevre illerden Edirne’ye yola çıktık. Edirne girişindeki gişelerde otobüsler durduruldu ve “güvenlik gerekçesiyle” Halk Cephelilerin şehre giremeyecekleri ve geri dönmeleri söylendi. Bunu kabul etmeyen ve her koşulda şehre girip eylemlerini yapacaklarını söyleyen vatanseverlere, saldırıya geçip gaz bombaları ve coplarla saldırdılar. Bu saldırıda birçok kişi yaralandı. Ve o zamandan beri yani 6 gündür Halk Cephesi Edirne’ye girebilmek için Edirne girişinde bekliyor.

Ardından Erzincan ve Kars’ta Dev-Genç’liler önce linç saldırılarına maruz kalmış ardından da gözaltına alınmışlardı.

8 Ocak 2010 tarihinde Erzincan’ın Buğday Meydanı’nda, geçtiğimiz günlerde yine Erzincan’da yaşanan linç saldırılarına ilişkin, bildiri dağıtan iki Gençlik Dernekli öğrenci gözaltına alındı. Gözaltına alınan Anıl Ozan Sabancı ve Sercan Ahmet Arslan, aynı gün savcılığa çıkarıldıktan sonra serbest bırakıldılar.

Ardından da Manisa da Çingenelere karşı linç saldırısında bulunulurken dün de Edirne Saraçlar Caddesi PTT önünde açıklama yapmak isteyen Halk Cephesine linç güruhu saldırdı. 40 kişinin bir araya gelmesi ve pankartın açılmasıyla birlikte 3–4 tane sivil faşist gelip provokasyon yaratmış ardından da toplanan güruh açıklama okunurken saldırmışlardır. Saldırının ardından yaşanan arbede de dağılan Halk Cephelileri polis gözaltına almış. Ve birçok kişi de yaşanan bu saldırı sonucunda yaralandı.

Her gün yeni bir saldırı, gözaltı veya tutuklamayla karşılaşıyoruz. Yaşananlar iktidarın halka karşı düşmanlığının göstergesidir. “Amerika Defol Bu Vatan Bizim” diyenler gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, linç edilmeye çalışılıyor. En demokratik hakkını kullanmak isteyen onlarca insan karda-kışta bir haftadır bekletiliyor.

Yaşanan saldırılar karşısında olmak bugün herkesin görevidir.”AMERİKA DEFOL BU VATAN BİZİM” demek suç değildir. İncirlik üssünün kapatılmasını istemek suç değildir. Ülkemizin emperyalistlere peşkeş çekilmesine karşı çıkmak suç değildir. Bunlar vatanseverlik görevidir. Amerika’ya karşı çıkmayan vatansever olamaz. Linç saldırılarına, işkencelere, tutuklamalara karşı çıkmak başta insanlık görevidir ve aslında kendi haklarımızı savunmaktır. Polis düzenlediği provokasyonlarla tüm demokratik haklarımızı engellemeye çalışıyor. Haklarımıza sahip çıkalım. Eğer bir suçlu varsa o da ülkemizi satanlardır. Emperyalistlerle işbirliği yapanlardır. Vatansever gençliği linç etmeye çalışanlardır,onlara işkence yapanlardır.

Edirne’de tutuklu bulunan 5 arkadaşımızın derhal serbest bırakılmasını istiyoruz. Bizler nasıl kırk yıl önce Dolmabahçe’de 6. filoya defol dediysek yine “AMERİKA DEFOL BU VATAN BİZİM” diye haykırmaya devam edeceğiz. Yapılan hiçbir baskı, saldırı, tutuklama bizi yıldıramaz.

TUTUKLANAN VATANSEVER GENÇLER DERHAL SERBEST BIRAKILMALIDIR!
KAHROLSUN FAŞİZM YAŞASIN MÜCADELEMİZ!
AMERİKA DEFOL BU VATAN BİZİM!
KATİL AMERİKA İŞBİRLİKÇİ AKP!

HALK CEPHESİ

Sitene Ekle:
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • Live
  • Ping.fm
  • RSS
  • Yahoo! Buzz

Farklı bir deneyim: Sosyalizm

RadyoSol Yorum Yapılmamış »


Romanların ayrımcılık ve sorunlarla karşılaştığı ülkelerde, Türkiye’de de olduğu gibi, sorunların “Roman kültürüne” bağlandığı görülüyor. Böylece, Romanlar, yaşadıkları ayrımcılığı, kültürleri nedeniyle “hak etmiş” gibi sunuluyorlar.

Ancak, özellikle sanatın günlük yaşamda vazgeçilmez bir yer tuttuğu Roman kültürünün, bu yönüyle öne çıkarak geliştiği ve Romanların yurttaşlık haklarını “eşit” olarak kullandıkları örnekleri barındırması açısından sosyalizm, dünya tarihinde önemli ve sıradışı bir kesit olarak dikkat çekiyor.

1917 Ekim Devrimi’nden 1991’e değin, Sovyetler Birliği’nde uygulamaya konulan düzenlemelerle, Romanların hem kendi kültürlerini korumalarının ve geliştirmelerinin desteklendiği, böylece, Sovyetler Birliği’nin “Roman Rönesansı”nın başını çektiği, bugün komünizm karşıtı kaynaklarda bile teslim edilen bir olgu.

Özellikle 1920’lerde hayata geçirilen yasalarda, Romanların kendi yürüttükleri süreçlerle, Roman alfabesinin oluşturulduğu, Roman dilbilgisi kurallarının belirlendiği ve Roman dilinde eğitim yapan okulların açıldığı, göçer durumdaki Romanların önemli kısmının “kendi tercih ettikleri bölgelere” yerleşmelerinin sağlandığı ve bu bölgelerde Romanların kendi dillerinde eğitim alma şansına eriştikleri biliniyor.

Aynı dönemde, Roman halk edebiyatının kayda geçirilmesi ve Roman dil ve edebiyatının geliştirilmesi için devlet tarafından destek sağlandığı, 1930’lara varıldığında, Romanların günlük ve periyodik olarak basılan pek çok gazete ve dergi ile zengin bir edebiyat üretimi içinde oldukları tarihte kayıtlı.

Kültürel yaşamı canlandırma adımlarının ekonomik tedbirlerle eşzamanlı olarak yürütüldüğü, bu bağlamda yerleşik yaşama geçen Romanların devlet tarafından gösterilen topraklarda üretim yaparak geçimlerinin sağlandığı gözleniyor. Toprakta üretim yapmanın, geleneksel Roman yaşam tarzının dışında olmasına karşın, yaratılan ekonomik standardın ve kurumsal zeminin Romanların sanatta ve edebiyatta “derinleşmelerine” olanak tanıdığına dikkat çekiliyor. Öyle ki, yine 1930’larda 40’a yakın Roman tiyatrosunun bulunduğu belirtiliyor. Bu noktada, devlet tarafından çıkarılan bir yasa ile, söz konusu tiyatroların, Moskova’nın “canlı kültürel ortamından ve olanaklarından yararlanmak üzere” yılın altı ayını Moskova’da kurulacak “Roman Tiyatrosu”nda geçirmelerinin sağlandığı da aktarılıyor.

Sovyetler Birliği’nde hayata geçirilen uygulamaların diğer sosyalist ülkeler için örnek oluşturduğu, Roman nüfusun yoğun olarak yaşadığı birçok Doğu Avrupa ülkesinde de Romanların özellikle kültür ve sanat alanında desteklendiği çeşitli kaynaklarca ifade ediliyor.

Moskova Roman Tiyatro’sunun 1989’a kadar varlığını sürdürdüğü görülürken, Romanlar’ın ayrımcılıktan uzak toplumsal yaşamının da Sovyetler Birliği’nin çözülmesine paralel olarak ortadan kalkması dikkat çekiyor. Öyle ki, bugün eski Sovyet cumhuriyetlerinde Romanlara yönelik ayrımcılığın giderek tırmandığına işaret eden çok sayıda rapor bulunuyor. Karşılaşılan tablo, halkların eşitlik ve kardeşliğinin yaşatılmasında sosyalizmin vazgeçilmezliğinin kanıtını oluşturuyor.

(soL – Haber Merkezi)

Sitene Ekle:
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • Live
  • Ping.fm
  • RSS
  • Yahoo! Buzz
Tasarım:FoxTheme & Photoshop Brushes | Türkçe Çeviri:Kors4n.com
Yazılar RSS Yorumlar RSS Giriş